Avaşin Yorulmaz
25 Aralık 2013’te Kadıköy Belediyesi Sürreye Operası’nda Yusuf ile Züleyha’yı gösterildi. Okan Demiriş’in
bestelediği librettosunu Nezihe Araz’ın yazdığı opera ilk kez 24 Mart
1990 tarihinde Atatürk Kültür Merkezi’nde gösterilmiş. Sürreye
Operası’ndaki gösterimini Aytaç Manizade sahneye koyuyor. Orkestra şefi Serdar Yalçın olan eserin koro şefi Kevork Tavityan. Koreografi ise Çiğdem Öztürk'e ait. Dekor tasarımını Çağda Çitkaya'nın gerçekleştirdiği eserin, kostümleri Çimen Somuncuoğlu, ışık tasarımıysa Bülent Darcan imzasını taşıyor.
Opera, müziğin ön planda olduğu Batı kaynaklı bir sahne ve gösteri sanatıdır.
Doğuya gelmesi çok da uzak olmayan bir tarihtedir. Batılı elçilerin
Padişahlar için sergilediklerini saymasak topraklarımızın opera ile
tanışması yakın bir zamandadır. Osmanlı’dan beri opera denemeleri ve
opera gösterileri vardır; ancak Türkiye’de opera hiçbir
zaman “yaygınlık” kazanmadı ve “elit” bir sanat olarak kaldı. Yerli
konuları “Batı” formlarıyla sunmak da ilgiyi artırmadı. Yusuf ile Züleyha operası da Batılı formlu “yerli” operalardan biridir.
Batılı
formdaki kastım “Batı Kilise” formdur. Doğu Kilise formu Batı kilise
formundan farklıdır. Hıristiyanlık, Yahudilik, en az Müslümanlık kadar
doğuya aittir. Mesele dinsel yaklaşımlar değil yaşam alışkanlıklarıdır.
Yusuf ile Züleyha hikâyesini dinsel ( ki kaynak olarak Kuran’ın Yusuf süresi alınmıştır )öğeleriyle vermek de hikâyeyi kendi sesine ulaştırmıyor.
Yusuf ile Züleyha operası kendi sesleriyle bestelenseydi bir
“çığır” açabilirdi. Salt Batı müzik formunun kullanılması eseri
Batılıların gözüyle doğunun silik bir kopyası şeklinde sonuçlanmasına
sebep olmuştur.
** **
Operanın
anayurdu İtalya’dır. Antik Yunan eserlerine ve felsefesine gönderme
olan Yeniden Doğuş ( Rönesans ) döneminde büyük bir “Antik” hayranlığı
vardır. Antik Yunan eserlerine nasıl bir müzik eşlik edilmesi gerektiği
tartışmaları sonucu olarak operanın doğduğu belirtiliyor. Mısraları Renuccini tarafından yazılan ve Peri tarafından 1594'de bestelenen “Dafne” adlı ilk opera Rönesans taraftarları içinde büyük bir heyecan oluşturduğunu sanat tarihçileri yazar.
Türkiye’de opera gösterimleri Osmanlı saraylarında başlamıştır. Türkiye’de “Batılı” hayat cumhuriyet öncesine dayanır. Cumhuriyet’ten önce Batı’yı her koşulda destekleyen “ihtilalci münevverler “ ilericiliğin göstergesi olan her şeyi Türkiye’ye getirme telaşındaydılar. Bu anlayış olduğu gibi Cumhuriyet münevverlerin eylem biçimi oldu.
16 Haziran 1949 tarihinde 5441 sayılı Devlet Tiyatrosu ve Opera Kanunu’yla “Batı sanatı” olan opera ve bale resmi bir kimlik kazandı. 1
Ekim 1949’da “resmen” perde açan opera seyirci sıkıntısı çekti.
Memurlar abone yapıldı. Abonman ücreti aybaşında memurların aylığından
kesildi. Günümüzde de operaya ilgi o günden pek farklı değil. Kolaycı
bir yaklaşımla “halk anlamıyor” “ halk cahil” gibi ucuz eleştirilerle
ilgisizliğin nedeni açıklanmaya çalışıldı. Bu ilgisizliğin kaynağı ne olabilir?
Bir olgu ihtiyaç halini alınca o olguya ilgi artar. Halkın ilgisizliğini birkaç maddeyle sıralarsak:
Birincisi; bir olgunun ilgi toplaması için insanların o olguyu kendilerine ait hissetmemesi gerekmez mi? Kendi sesleri, kendi renkleri neredeyse yok denecek kadar az. Operanın biçiminin oluşumunda kilisenin daha doğrusu kilise müziğinin etkisi vardır. librettoların
kaynağı Hıristiyanlıktaki ilahi ve dualar için yazılan metinlerdir.
Çünkü bu metinler müzik için yazılırdı. Tabii ki kaynağı
Hıristiyanlıktır diye yabancıdır manası çıkartılmamalı. Batı
Hıristiyanlığı ile Doğu Hıristiyanlığı arasında büyük farklar vardır.
Girişte açıkladığım gibi Batılıdaki kastım yaşam biçimi ve yaşam
alışkanlıklardır.
İkincisi; Türkiye’de en yaygın faaliyet “dini ibadetlerdir”. 2012 yılı itibariyle cami sayısı 84 bin 684’tür. ( İhlas Haber Ajansı ) En az caminin olduğu Dersim de bile 120 cami bulunuyor. Tüm Türkiye’de yedi adet opera binası var. Türkiye’deki bütün tiyatro, sinema salonlarının toplamı Ankara’daki cami sayısı kadar bile yok. Dinsel yapının bu kadar yaygın olduğu bir yerde operaya ilgiden söz etmek olur. Tabi dinsel dokunun yaygın olmasının nedenleri vardır; fakat bu konu dışı olduğundan bunları belirtmekle yetinelim.
Üçüncüsü; Türkiye’de sanat eğitimi yetersizdir. Açlık sınırının en büyük kısmı oluşturduğu Türkiye’de sanat bir ihtiyaç değil lükstür.
Dördüncüsü; Batıya
ait olan her şey koşulsuz “iyi” sayıldı. Elbet insanlığın ortaya
koyduğu sanatsal ve düşünsel değerler her yere aittir. Batı sanatının
“tartışmasız” devlet politikası olduğu bir yerde özgünlüğün gelişmesi
zordur. Opera da bu devlet politikasının bir ürünüdür. Kendiliğinden
gelişen ve ihtiyaç halini alan bir olgu değildir. Devlet eliyle kimi girişimlerin olması tümden yanlış değildir, fakat bu “girişimlerin” yaygınlık kazanması için yaygın sanat
eğitimi, renklerin kendini koşulsuz ifade etmesi, halkın ekonomik
düzeyinin gelişmesi/ ya da gelişmesi için doğru ekonomik politikaların geliştirilmesi gerekmez mi? İnsani yaşam standartların dünyanın çok gerisinde olduğu Türkiye’de “iyi sanat” eğitiminin imkânları var mıdır?
Bu tartışmalar ışığında Yusuf ile Züleyha operasına dönersek:
Halk arasında efsaneleşmiş, dini metinlere girmiş, sözlü edebiyatta ve divan edebiyatında defalarca işlenmiş bir hikâye. Üç perde yaklaşık 170 dakika olan operanın konusu şöyle:
1. Perde
“Yakup Peygamber’in
12 çocuğundan biri olan Yusuf, bir gece rüyasında güneşi, ayı ve on bir
yıldızı bir arada önünde eğilmiş secde ederlerken görür. Yusuf rüyasını
babasına anlatırken kardeşlerinin dinlediğinin farkında değildir. Onu
kıskanan kardeşleri bir oyun oynarlar. Babalarından çölde oynamak için izin alan tüm kardeşler Yusuf’u öldürmeyi planlarlar. Ne yapacaklarını bilemeyip onu kuyuya atarlar. Yusuf’un kanlı gömleğini eve götürerek babalarına onu kurtların pençelediğini söylerler. Yakup Peygamber’in
ağlamaktan gözleri görmez olmuştur. Çölde kuyunun başında mola veren
bir kervanın yolcuları kuyudan bir yakarış duyarlar. Kovayı kuyuya
daldırırlar, yukarı çekerken her yer ışıkla dolar. Kervanbaşı Yusuf’un Tanrı’nın ona bir armağanı olduğunu düşünür ve Kahire’de pazarlamak üzere götürür.”
Birinci perdede çölün ortasında kervanbaşının şarap şişesinden şarap içmesi biraz tuhaf. Hikaye yaklaşık olarak M.Ö 14. yüz yılda geçtiği sanılmaktadır. Sahnedeki şişenin formunda bir şişesinin çölde olması küçük bir hatadır. Belki daha farklı bir kap kullanılabilirdi.
2. Perde
“Aradan yıllar geçmiş, Mısır Azizi’nin kölesi olan Yusuf; genç, akıllı, çalışkan bir delikanlı olmuştur. Aziz’in karısı Züleyha bu genç köleye aşıktır. Tüm dostları Züleyha’yı kınamaktadır. Yusuf’u avlamaya çalışan Züleyha’yı, Yusuf her defasında reddeder. Efendisine ihanet edemeyeceğini söyler. Öfkelenen Züleyha kaçan Yusuf’u yakalamak için yakasını tutunca Yusuf’un gömleği yırtılır. Tam bu sırada Mısır Aziz’i ve Yaveri içeri girer. Züleyha hiç düşünmeden Yusuf’un ona saldırdığı, yasak aşk önerdiği yalanını söyler. Yaver: Bu kölenin gömleği arkadan yırtıldığına göre genç adam kaçıyordu. Yasak aşk önerisi Yusuf’un değil, eşinizindi, der. Yavere hak veren Aziz köleyi zindana, karısını da sarayın dışına atar. Bir gün Mısır Firavunu bir rüya görür. Rüyayı kimse yorumlayamaz. Daha önce yorumladığı rüyaların çıkması üzerine Yusuf, Mısır Firavunu’nun
huzuruna çıkarılır. Rüyayı dinleyen Yusuf, yedi zayıf inek görmenin
yedi kıtlık yılına, yedi semiz inek görmenin yedi bolluk yılına işaret
olduğunu söyler. Artık zindan hayatı biter ve Yusuf Firavun’un baş danışmanı olur. Ülkenin tüm mal varlığı ona emanet edilir. Gelecek kıtlık yıllarının hazırlığını o yapar.”
3. Perde
Bolluk
yıllarında biriktirilen erzak, kıtlık yıllarında fakir fukaraya
dağıtılmaktadır. Biraz erzak alabilmek için uzaklardan gelenler arasında
Yakupoğulları da vardır. Yusuf, saraya giren kardeşlerini anında tanır. Bir daha gelirken en küçük kardeşinizi de getireceksiniz diye emir verir. Yusuf’un kaybından sonra küçük Bünyamin’den asla ayrılmayan Yakup Peygamber de onlarla birlikte gider. Yusuf küçük kardeşine babasına vermesi için gömleğini verir. Yusuf’un kokusunu hemen alan Yakup Peygamber’in gözleri açılmıştır. Olayı seyreden kardeşler korkudan secdelere kapanırlar. O sırada saray kapısı önünden geçen Züleyha, dünya gözü ve gönül gözü açık olan Yakup’un dikkatini çeker. Yakup, Yusuf’u sevmenin ne demek olduğunu bilenlerdendir. Yusuf’un hasretinden ağlaya ağlaya gözleri görmez olan Züleyha aşkından vazgeçmemiştir. Aşk ve güzellik. Seven ve sevilen. Bir
kez daha karşı karşıya gelip yakıcı hesaplaşmayı yaparlar. Dünya
durdukça bu böyle olacaktır. Aşk güzelliklerin peşinden koşacak, güzel
ise erdemleri savunarak güzelliği koruyacaktır. Onlar birer simgedir. Bu
olayı bu yolla yaşayan insanlar belki çok çekecekler ama insanca ve
insanlara layık gerçekleri yaşamayı da böylece öğreneceklerdir.”
MÜZİĞİN RENGİ
Operada libretto müzikten sonra gelir. Yusuf ile Züleyha operasında daha çok kullanılan yaylı çalgılardır. Yusuf ile Züleyha efsanesi doğu kökenlidir.
Doğu müziğinde yaygın olarak vurmalı ve üflemeli çalgılar kullanılıyor.
Yaylı çalgıların kullanılması operaya “kilise” havasını vermiştir.
Doğu tonlarında bestelenseydi Yusuf ile Züleyha daha özgün olabilirdi.
Librettosunu bir Türk ( Nezihe Araz ) yazarın yapması ve bir Türk kompozitörün ( Okan Demiriş) kompoze etmesi onu “yerli” kılmıyor. Doğunun kendine has tınıları var.
Kürdeli’nde Yusuf ile Züleyha hikâyesi ilahiler şeklinde erbane ( deriden yapılmış zilleri olan vurmalı çalgı ) eşliğinde söylenir.
Her hikâyenin kendine ait rengi vardır. Yusuf ile Züleyha hikâyesinin rengi vurmalı çalgılarla ( “mistik müzik” ) daha iyi yansıtabileceği kanısını taşıyorum.
En büyük acıyı çeken Züleyha’dır. Evli olup âşık olmak ve aşkı için cefa çekmek dünyevi olduğu kadar “Sufiçe” bir yaklaşımdır da. Yusuf peygamberlik için duygularını bastırıyor; ama Züleyha iktidar nimetlerini yitirme pahasına aşkına sarılıyor. Züleyha,
Yusuf’tan daha “inançlıdır.” Toplumda erdem olarak kabul edileni yapmak
kolaydır; ama duyguları için “erdemsizliği” göze almak nazarımda en
sahici erdemdir.
Yusuf ile Züleyha
operası, Doğu çalgıları ve doğu ses renkleriyle kompoze edilseydi
“sahici” rengine kavuşabilir ve özgün renklerle yeniden doğabilirdi.
![]() |
| Nezihe Araz |
Nezihe Araz’ın yazdığı libretto üzerinde ayrıca değerlendirme yapılabilir. Kaba
hatlarıyla şunlar denilebilir. Sözler müziğe uysun diye yazılmış gibi
duruyor ve çok çiğ duruyor. Mesela birinci perdede baslar şunu söylüyor:
- Çok acıyan Tanrının adıyla
Çok acıyan, çok acıyan
Ve rahmeti bütün varlıkları kaplayan
Ve çok acıyan Tanırının adıyla…
“çok acıyan” rahman yerine kullanılmış. Türkçeleştirilmiş hali eğreti duruyor.
Yine birinci perde kervanbaşı: “ İşte kuyu “ diyerek kuyuyu göstermesi çiğ duruyor.
Operada “ses” ön planda olması librettoyu önemsiz kılmıyor. Yusuf ile Züleyha
librettosu Kuran’ın Yusuf süresinin “devrikleştirilmiş” ve kimi
yerlerinin Türkçeleştirilmiş hali olarak değerlendirilebilir. Şiirsellik
yüzeyde kalıp derinleşmiyor. Bu da metnin “düzleşmesine” sebep oluyor.
KÜNYE
Orkestra Şefi:Serdar Yalçın
Rejisör:Aytaç Manizade
Dekor Tasarım:Çağda Çitkaya
Kostüm Tasarımı:Çimen Somuncuoğlu
Koro Şefi: Kevork Tavityan
Işık Tasarım:Tahsin Çetin
Koreograf :Çiğdem E. Öztürk
Yusuf:Ali Murat Erengül, Yoel Keşap
Züleyha:Burçin Savıgne, Hande Soner Ürben
Yakup:Kenan Dağaşan
Ana:Sitare Çelebi
Firavun:Gökhan Ürben
Aziz:Caner Akgün
Kervanbaşı:B. Noyan Coşgun
I.Kervancı:Can Reha Gün
II.Kervancı:Engin Yavuz I.Mahkum:Ali Haydar Taş
II.Mahkum:Sercan Gazeroğlu
Küçük Yusuf:İlyas Seçkin
I.Kardeş:Alp Köksal
II.Kardeş:Serkan Bodur
Kardeşler: Burcu Soysev, Zafer Çiftçi, Burak Dördüncü, Eda Erdaş, Funda Güllü, Gökçe Şenyüz, Barbaros Taştan, Elif T.Tekışık
I.Kadın:Betül Görgülü
II.Kadın:Nursel Dinler
III.Kadın:Arzu B.Semerci
IV.Kadın:Peyman D. Yücelkan
V.Kadın:Ayşegül Karkıner
Nöbetçi:Fatih Çakmak
Büyük Bünyamin:Can Bezirganoğlu
Küçük Bünyamin:Kuzey Karayel
Korrepetitörler:Arın Denizaşan, Yuliya Bapova
Reji Asisitanları:Doğan Çelik, Başak Taniş
Koro Piyanistleri:Simten Şenpolat, Aslıhan Korkmaz
Kondüvit:Deniz Karayel
Suflöz:Günayım Ayaz
Rejisör:Aytaç Manizade
Dekor Tasarım:Çağda Çitkaya
Kostüm Tasarımı:Çimen Somuncuoğlu
Koro Şefi: Kevork Tavityan
Işık Tasarım:Tahsin Çetin
Koreograf :Çiğdem E. Öztürk
Yusuf:Ali Murat Erengül, Yoel Keşap
Züleyha:Burçin Savıgne, Hande Soner Ürben
Yakup:Kenan Dağaşan
Ana:Sitare Çelebi
Firavun:Gökhan Ürben
Aziz:Caner Akgün
Kervanbaşı:B. Noyan Coşgun
I.Kervancı:Can Reha Gün
II.Kervancı:Engin Yavuz I.Mahkum:Ali Haydar Taş
II.Mahkum:Sercan Gazeroğlu
Küçük Yusuf:İlyas Seçkin
I.Kardeş:Alp Köksal
II.Kardeş:Serkan Bodur
Kardeşler: Burcu Soysev, Zafer Çiftçi, Burak Dördüncü, Eda Erdaş, Funda Güllü, Gökçe Şenyüz, Barbaros Taştan, Elif T.Tekışık
I.Kadın:Betül Görgülü
II.Kadın:Nursel Dinler
III.Kadın:Arzu B.Semerci
IV.Kadın:Peyman D. Yücelkan
V.Kadın:Ayşegül Karkıner
Nöbetçi:Fatih Çakmak
Büyük Bünyamin:Can Bezirganoğlu
Küçük Bünyamin:Kuzey Karayel
Korrepetitörler:Arın Denizaşan, Yuliya Bapova
Reji Asisitanları:Doğan Çelik, Başak Taniş
Koro Piyanistleri:Simten Şenpolat, Aslıhan Korkmaz
Kondüvit:Deniz Karayel
Suflöz:Günayım Ayaz
Kaynaklar
1-Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğünün hazırladığı Yusuf Züleyha kitabı.
2-Dünya Tiyatrosu Tarihi, Özdemir Nutku
3-Etimolojik Sözlük
5-Kuran’dan Yusuf Süresi
5- Dengbêj Salihê Qubînî



